Kayıtlar

sinema yazıları etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Olanı Olurken Eksik Anlatıp Sonra Bir de Bu Olmuştu Demek: Effi Briest Örneği

Resim
Yakın zamanda Effi Briest romanını okumuş birisi olarak, hem bu romandaki anlatım tekniğine dair hem de bu tekniğin benzerinin bazen sinemada da kullanılabiliyor olması dolayısıyla aklıma takılan bir noktada bir yazı yazmaya karar verdim. Effi Briest'te genç bir kadının evliliği ve bu evlilikte yaşandığı çok sonradan ortaya çıkan bir ihanet ve bunların kadın açısından yarattığı zorluklar anlatılıyor. Ancak bu yapılırken romanın başlarından ortalarına kadar geçen evlilik aşaması ve evliliğin ilk zamanları bölümü, yazar tarafından bilinçli şekilde eksik anlatılıyor. Bu çarpıcı eksik kısımsa yıllar sonra birden ortaya çıkıveriyor ve kopuş yaşanıyor. Bu eksik bırakılan kısımda kadının, eşinin bir arkadaşıyla olan dostluğu, ileri seviyeye geçilmeden kalmış bir dostluk olarak anlatılıyor. Ama zamanında bunu söylemeyen yazar, sonra söylüyor ve öğreniyoruz ki ileri seviyeye de geçilmiş. Bu tip bilinçli eksik anlatımlar, benim görebildiğim kadarıyla, genellikle bir şok yaratmak, öyküyü daha...

İçkiyi Buzlamak

Resim
Cumhuriyet bayramı öncesinde cumhuriyetimizle ilgili yapılmış, bana göre en güzel sinema eserimiz olan Cumhuriyet (1998)'de cumhuriyetin ilanının canlandırıldığı sahneyi Youtube'dan tekrar izlerken bu sahnenin hemen sonrasında cumhuriyetin kutlandığı bir yemekte içki içilen sahnede bardakların buzlandığını gördüm. Bu da, her gördüğümde aklıma bazı şeyler düşüren bu yasak çeşidine dair bir yazı yazmaya itti beni. Öncelikle şunu belirtmek isterim ki yasal mevzuat ve kurallar o filmlerde sigaranın ve alkolün sansürlenmesini yani buzlanmasını emrediyorsa, bu videoları yükleyenler de bu nedenle böyle yüklüyorlarsa bundan dolayı onlar eleştirilemez ve suçlanamaz. İçkiyi buzlamanın saçma bir yasak çeşidi olduğunu düşünüyorum. Televizyonlardaki dizilerde ve filmlerde bunlara rastlanabilmesinin yanı sıra televizyon yapımı filmlerin ya da yapım şirketlerinin sinema filmlerinin Youtube'a ya da kendi sitelerine yüklenmiş videolarında da rastlanabiliyor. 80'lerde, 90'larda yapıl...

Tam Ölmedi, Haydi Bir Kez Daha

Resim
Bazı filmler var ki, aslında konuları bir yere kadar mantık ve gerçekçilik açısından sorunsuz ilerlerken adeta işlediklerinin cılkını çıkarıp yarattıkları değeri ve seviyeyi yerle bir etmek istercesine Tam Ölmedi, Haydi Bir Kez Daha döngüsüne bağlıyorlar. Bu yazıyı yazmak da böyle bir film olan Dead Calm (1989)'dan sonra adeta bu filme tepki göstermek, güzelim filmi niye bu döngüye bağlayarak hiç ettiniz, diyerek yakarmak için gerçekleştirdiğim bir eyleme dönüştü. Özellikle popüler sinemada, bir diğer deyişle gişe sinemasında Tam Ölmedi, Haydi Bir Kez Daha döngüsüne maruz kalabiliyoruz. İyi bir öykü bulunuyor ya da yaratılıyor. Yeri geliyor bu öykü ilmek ilmek işleniyor. Kahramanlar, karakterler, çatışmalar yerli yerinde. Film de pek güzel ilerliyor. Ama bir yerde ipin ucunu kaçırıyor; artık yönetmen midir senarist midir, her kimse. Konu, olay örgüsü, kendi gerçekliği ve akla yatkınlığı içerisinde tadında bırakılsa film hiçbir zarar görmeyecek; aksine iyi bir konum elde edecek...

Bir Filmi Neden Sevmediğini Anlatmak, Bir Filmi Neden Sevdiğini Anlatmaktan Neden Daha Zor?

Resim
Sevmediğim bir film izlediğimde ya da bir filmi neden sevmediğimi anlatmaya kalktığımda (ki bunu pek yapmıyorum) karşılaştığım bir sorun, ''Bir Filmi Neden Sevmediğini Anlatmak, Bir Filmi Neden Sevdiğini Anlatmaktan Neden Daha Zor?'' sorunu. Bunun birçok nedeni olabilir. Bir filmi sevdiğimizde içimizde uyanan duygular, yaşadığımız coşku; bir şeyler öğrenmiş, bir şeyler keşfetmiş, değişmiş, gelişmiş, zenginleşmiş, iyi zaman geçirmiş olmanın verdiği olumlu duygular belki de kendimizi daha iyi ifade etmemizi sağlıyordur. Tersi durumda ise genellikle o filmi neden sevmediğimizi anlatmaya çalışmak yerine kötü bir deneyimden mümkün olduğunca uzaklaşmak, onu bir kenara bırakmak istiyor, bir dahakine daha iyi bir seçim yaparak daha iyi bir deneyim yaşamayı umuyor olabiliriz. Sevmediğimiz bir filmden sonra, eğer o filmi gerçekten hiç de sevmediysek bir öfke hatta bir nefret duyarak o filme amansızca saldırmak, onu yerden yere vurmak coşkusuna kapılıyor olabiliriz. Böyle bir duru...

Kapanış Jeneriğinde Filmdeki Karakterlerin Anlatılan Öyküden Sonra Gerçek Hayatta Neler Yaptıklarına Dair Notlar Verilmesi Üzerine

Resim
Karşılaştığımda mutlu olduğum, bir tür tatmin ve öğrenmenin huzurunu yaşadığım, iç rahatlığıyla ya da öykünün sonrasını öğrenmenin memnuniyetiyle o filmden ayrılmamı sağlayan bir şey: Kapanış Jeneriğinde Filmdeki Karakterlerin Anlatılan Öyküden Sonra Gerçek Hayatta Neler Yaptıklarına Dair Notlar Verilmesi. Bu durum bazı yaşamöyküsel ya da tarihsel filmlerde yaşanıyor. Gerçek hayattan uyarlanan bir öykü anlatılıyor ve o öykü bittikten sonra filmde hayatı anlatılan kişinin ya da kişilerin filmin yapıldığı yılda ne durumda olduğu, neler yaptığı, filmde anlatılanlardan sonra hayatlarının ne yönde ilerlediği kısa notlarla izleyicilere sunuluyor. Örneğin ''Erkan ve Burcu bu olaydan altı ay sonra evlendiler; bir daha hiç ayrılmadılar. Çocukları Murat tıbbiyeli oldu ve günümüzde kendi muayenehanesinde çalışıyor. Erkan'ın hayatını kurtaran Kaan o olaydan bir yıl sonra İzmir'e taşındı ve ailesiyle mutlu bir yaşam sürüyor. Burcu'nun annesi Mine ise üç yıl önce kızının yanına t...

Aldatma Temalı Bir Film, Aldatanın Bu Eylemine Haklılık Atfederek mi Anlatımını Gerçekleştirmeli?

Resim
Bu yazıyı kaleme almak, başlıkta bahsettiğim konuyu içeren güzel bir film olan Ryan's Daughter (1970)'i izlerken gerçekleştirmeye heveslendiğim bir eylem oldu. Öncesinde de yer yer aklıma takılan bir konu olan Aldatma Temalı Bir Film, Aldatanın Bu Eylemine Haklılık Atfederek mi Anlatımını Gerçekleştirmeli? sorusunu bu filmi izlemeye ara vererek kendimce yanıtlamaya, irdelemeye çalıştım. Aldatma temalı filmlerin çoğunda, birazdan aldatacak olan karakterin bu eylem öncesindeki yaşamına konuk oluyoruz ve onun bu yaşamındaki evliliğinde, ilişkisinde ne kadar mutsuz, tatminsiz, memnuniyetsiz olduğunu görüyoruz. Ardından bu karakter bir kişiyle tanışıyor ve bu ikisi birbirine kapılıp bir yasak aşk yaşıyor. Bundan sonra da genellikle mutsuz bir son, bazen bir felaket ya da trajedi oluyor. Bu son kısım değil de bahsettiğim giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinin ilk aşaması zaman zaman aklıma takılıyor. Filmler aldatmaya haklılık atfetmek, bunu gerekli bir şeymiş, doğal bir sonuçmuş veya...

Kabalığı, Küfrü, Şiddeti Bir Esere Gerçekçi ve Sert Tonda Taşımak O Eseri Daha İyi Yapar mı?

Resim
Bu yazıyı yazmak bir tiyatro oyununu izledikten sonra aklıma gelen bir tartışma konusundan yola çıkarak gerçekleştirmeye başladığım bir eylem oldu. Bu oyunda yer yer çok ağır küfürler; yer yer, rahatsız edici, kadına karşı şiddet öğeleri vardı. Bu da beni ister istemez düşündürdü. Bu tip kötülükleri, olumsuzlukları gerçek hayattaki hâlleriyle ya da bu hâle yakın şekilde o eserlere taşımak, onları bu şekilde sunmak o eserleri daha iyi yapar mı? Bir eser bir kabalığı, bir küfrü, bir şiddeti anlatmak, bunların olumsuzluğunu dile getirmek istiyorsa, bunlara karşı bir konumda yer almak istiyorsa bunu onları en gerçekçi ve en sert hâlleriyle göstererek mi yapmalıdır? İzlediğim eserleri düşündüğümde böyle bir şeye gerek olmadığını düşünüyorum. Bazı filmler, bazı eserler özellikle de rahatsız edicilikleriyle, sert olmalarıyla öne çıkar. Ama bu onları daha iyi bir eser mi yapar? Bazı eserlerin kabalığı, küfrü, şiddeti bilinçsiz bir şekilde sert bir tonla içerdiğini düşünüyorum. Yani onları yapa...

Tahmin Edilebilir Bir Film

Resim
Bir filme gösterilen yaklaşımlar, bir film hakkında konuşurken kullanılan bakış açıları zaman zaman ilgimi çekiyor. Bunlar arasından bazılarını görmek, duymak, okumak beni rahatsız ettiği için bunlar özellikle ilgimi çekiyor. Bunlardan biri de bir film hakkında konuşurken ondan ''tahmin edilebilir bir film'' diye bahsetmek. Bunun ''filmin sonu tahmin edilebilirdi'' şekli de mevcut. Yukarıda alıntılanan bakış açısıyla filmlere yaklaşılmasını doğru bulmuyorum. Hatta bu bakış açısı beni rahatsız ediyor. Çünkü bir film sonunu tahmin etme yarışması yapmak ve bu konuda haklı çıkıp çıkmamak için izlenen bir eser olmamalı bana göre. Bir film, gidişatını tahmin edebilmeye ya da edememeye göre değerlendirilmemeli benim bakış açıma göre. Ne bir film ters köşe yaptığı için iyi film olur ne de bir film daha başından gidişatını ya da sonunu bildiniz diye kötü olur. Film bir bütündür. Bir başlangıcı, hikâyesini anlatımı ve bunu sonlandırışı vardır. Bu süreçte olacaklar...

Şimşekler Oyuncu mudur Yoksa Oyuncular Şimşekleri mi Bekler?

Resim
Dört bölümlük Le Comte de Monte Cristo (1998) dizisinin son bölümünü izlerken aklımda bir şimşek çaktı. Bu şimşek bir düşünceye ve ardından bir yazıya dönüşerek başlıktaki ve satırlardaki yerini aldı. Her ne kadar bu yazıda filmlerde çakan şimşeklerin genellikle nasıl gerçek dışı olduğundan bahsedecek olsam da bu bahsettiğim dizinin hakkında kötü konuşulacak bir dizi olmadığını, tam aksine, güzel bir dizi olduğunu düşünüyorum. Kendisine beni şimşeğiyle aydınlattığı için de minnettarım. Dizinin son bölümünde Mercedes, Edmond Dantes'ten oğlunun düello davetinde onu öldürmemesini ister. Edmond ise aşkı Mercedes uğruna, kendi ölümü uğruna bunu kabul eder. Mercedes minnettar bir şekilde odadan ayrılır. Bu vedalaşmanın hemen ardından bir şimşek çakar. Sahnenin çarpıcılığı daha da artar ve gök gürültüsü eşliğinde sahne son bulur. Yukarıda anlattığım sahne sonrasında şimşeğin ve ardından gelen gök gürültüsünün birçok filmde aynı şekilde ve aynı amaçla kullanıldığını düşündüm. Örneğin gerçe...

Rol Almak, Rol Oynamak, Rol Üstlenmek Deyimleri Hakkında

Resim
Dilimizde rol almak, rol oynamak, rol üstlenmek deyimleri sıklıkla kullanılıyor. Tiyatro ve sinema ile alakalı birer deyim olan bunlar, son günlerde üzerine düşündüğüm ve bu işte bir terslik var, dediğim sözler oldu. Öncelikle birkaç örnekle deyimleri kullanayım: Bu başarıda önemli rol alan... Bulgulara ulaşmamızda büyük bir rol oynayarak... Kentimizin tanıtımında kilit rol üstlenerek... Üzerine düşününce ve konuşmalara, yazılara, günlük dile dikkat edince rol almak, rol oynamak, rol üstlenmek gibi deyimlerin sıkça kullanıldığını fark etmek mümkün. Bu işte bir terslik var, diye düşünmeme neden olan noktaysa rol sözcüğünü içeren deyimlerin genellikle olumlu bir anlamda kullanılması. Mantıken konuya yaklaşacak olursak bir yerde rol alınıyorsa, rol oynanıyorsa, rol üstleniliyorsa burada bir şey gerçekten değil, gerçekmiş gibi yapılıyor demektir. Dolayısıyla bu aslında olumlu değil, olumsuz bir şeydir. Rol alan, rol oynayan, rol üstlenen, rol verilen bir kişi tiyatroda ve sinemada sahneye,...

Onları İzlerken Duyduğumuz Etkileyici Müziği O An Esnasında Aslında Film Karakterlerinin Duymaması Üzerine

Resim
Bu muzır başlık ve bakış açısı aklıma  Eğlence Müziği ile Beraber Sunulan Kavga Sahneleri Üzerine adlı yazımdaki ''Bazen kavga sahnelerinde hareketli bir müzik çalar. Müzik ile kavga, şiddet, dövüş birbirine uyum sağlar. Kavga eden kişiler gerçekten kavga ediyor gibi değildirler. Sanki çalan müziği duyuyor gibidirler. Müziğin çalması ile beraber sahneye çıkan dansçı kızlardır onlar adeta.'' kısmı hakkında düşünürken geldi. Filmlerin çoğunda, duyduğumuz etkileyici müziği aslında o an oradaki karakterler duymuyor; o müzik sadece izleyen içindir. Tabii buna aykırı örnekler de var: Örneğin yolculuk ederken açılan radyodan çalan müzik, kaynağı o an çalan plak olan müzik, karakterlerin gittiği konserde çalan müzik gibi. Yazım o an orada bulunan nesneler ya da kişiler aracılığıyla müziğin çaldığı filmler üzerine değil; çoğu filmde kullanılan, bir dış ses olarak çalan müzikler üzerine. Filmler hikâyelerini bir gerçeği aktarır gibi, yani o an orada gerçekten bir olay yaşanıyorm...

Eğlence Müziği ile Beraber Sunulan Kavga Sahneleri Üzerine

Resim
Sinemanın en çok düştüğü, seviyesinin yerlerde süründüğü zaman ne zamandır? Ben bu hissi eğlence müziği ile beraber izleyicilere sunulan kavga sahnelerini içeren filmlerde o sahnelere maruz kalırken ve bu tip sahneleri içeren ne kadar çok film olduğunu düşünürken yaşıyorum. Son derece mantıksız, akıl ve gerçek dışı bir şekilde sunulan eğlenceli kavga sahneleri beni adeta çileden çıkartıyor; bir gerçeği bilen, bundan emin olan ve bunu mantıklı bir şekilde açıklamış birinin anlattığı bu gerçeğin kimsenin umurunda olmaması ve bunun sonucunda o kişinin yaşadığı hayal kırıklığı gibi. Daha önce Filmlerde Şiddetin Sıradanlaşması Üzerine diye bir yazı da yazmıştım. Orada bu sıradanlaşmanın komedi ile sunulması kısmına değinmemiştim. Bu yazımda hem şiddeti sıradanlaştıran hem de bunu bir komedi, eğlence ögesi hâline getiren eserlerden dem vuracağım. Bu yazıyı yazmak Convoy (1978) filmini izlerken artık düşüncelerimi açıklamaktan kendimi alıkoyamama dürtüsüne kapılmamla gerçekleştirdiğim bir ey...

Kekemeliğin ve Erkek Eşcinselliğinin Komedi Unsuru Olarak Kullanılması

Resim
Kekemelik ve erkek eşcinselliği; hem sinemada hem de tiyatroda, hem eski eserlerde hem de bazen yeni eserlerde ne yazık ki klişenin klişesi bir yaklaşımla, ucuz komedi ögesi birer tip olarak kullanılabiliyor. Bundan son derece rahatsız oluyorum. Çünkü kekemelik ve erkek eşcinselliği üzerinden ucuz ve basit bir komedi yaratmaya çalışmak, izlenen eseri geliştirmekten ziyade kısıtlayan, eserin değerini düşüren bir yaklaşım bana göre. Hem yerli eserlerde hem de yabancı eserlerde bu kekeme ve eşcinsel erkek tiplemeleri zaman zaman izleyicilerin karşısına çıkabiliyor. Hatta bazen kaynak eserde kekemelik ya da erkek eşcinselliği içermeyen karakterler bile bu hâle büründürülerek ucuz komedi malzemesi yapılmaya çalışılabiliyor. Bir kişinin kekeme olması onun suçu değildir. Bir kişi kendi keyfi için, kendi isteği için kekeme olmuyor. Bir insanın fiziksel bir sorunu üzerinden onu sırf komedi yaratmak için bir esere katmak, eserdeki bütün varlığını kekemeleyerek konuştuğu anlarda komedi yaratsın d...

Hikâyesinde Geçen Yerde Çekilmemiş Filmlerin Yarattığı Hayal Kırıklığı

Resim
Bazen bazı filmler insanı bazı açılardan hayal kırıklığına uğratıyor. Bu yazımda bahsedeceğim hayal kırıklığı ise çok daha kötü hayal kırıklıklarının yanında pek önemsiz sayılabilecek türden bir hayal kırıklığı. The Flight of the Phoenix (1965) filmini izlemeye başlamadan önce Sahra Çölü'nde geçen bir hikâyeye sahip olduğu için de bu eseri izlemeye özel bir ilgi duymuştum. Benzer şekilde, The Mummy (1959) filminde ise Mısır'da bir maceraya konuk olacağımı düşünerek de bu filmi izlemeye daha da istekli hâle gelmiştim. Her iki filmi izlerken de meraktan o filmlerin nerede çekildiğini kontrol etmiş ve bir açıdan hayal kırıklığı yaşamıştım. O hayal kırıklığının sebebi bu filmlerin kötü filmler çıkması değildi (aksine, güzel filmler). Hayal kırıklığımın sebebi o filmlerin hikâyelerinde geçen yerlerde çekilmemiş olmalarıydı. Örneğin Sahra Çölü'nde geçen film aslında Arizona Çölü'nde çekilmiş. Mısır'da geçmesi gereken mumyalı film ise İngiltere'de bir stüdyoda çekilmiş...

Çok Dilli Olması Gerekirken Tek Dilli Olan Filmler Üzerine

Resim
Kaleme aldığım sinema yazılarımda alışılageldiği üzere bu sefer de bu yazıyı yazmaya nereden karar verdiğimden bahsederek başlayacağım sözlerime. Bazı filmlerde eserin hikâyesi gereği örneğin hem ana dili İngilizce olan hem de Almanca, Fransızca, Arapça, Japonca gibi farklı ana dillere sahip karakterler bir arada yer almasına rağmen o filmlerde genellikle tek bir dil kullanılıyor. Yani her bir karakter tek bir dil üzerinden konuşuyor. Bu durum özellikle bu yazıyı yazmamdan önce izlediğim son filmlerde daha fazla aklıma takıldı. Özellikle Shogun (1980) kısa dizisi ve The 300 Spartans (1962) filmi bu konuda beni çok daha fazla düşündürdü. Shogun (1980) dizisi bu yazıda eleştireceğim durumu izleyicilerine yaşatmayan, gerçekçiliği koruyan bir dil kullanımına sahip. Eseri izlerken en beğendiğim yanlardan biri de buydu. Dizi 16. yüzyıl sonu ile 17. yüzyıl başı arasında, Japonya'ya gelen ve burada yaşamak zorunda kalan bir İngiliz denizcinin maceralarını konu alıyor. Bu dizide sık sık bir...

Filmlerde Şiddetin Sıradanlaşması Üzerine

Resim
Bu yazıya onu ne zaman yazdığımı söyleyerek başlayacağım. Öğlen saatlerinde yazıyorum bu cümleleri. Bunu belirtmemdeki amaç, hem kendime not düşmek hem de hatırladığım kadarıyla bir ilk olması. Sinemayla ilgili bir şeyler yazarken hava kararmış hatta gecenin ilerlemiş saatleri oluyor genellikle. Bu nokta ilk defa bu yazıda dikkatimi çekti. Herhâlde bunun nedeni izlediğim filmleri çok büyük oranda, güneş battıktan sonra izlemem ve aklıma düşenleri onları izledikten sonra dile getirmem. Gereksiz olarak da adlandırılabilecek ilk paragraftan sonra asıl bahsetmek istediğim noktaya geleyim: Filmlerde Şiddetin Sıradanlaşması. Bir tivit atıp sonra üslubunu beğenmediğim için silmiştim bu yazıyı yazmadan birkaç gün önce. Onda filmlerde bir klişe olarak iki adamın kavga etmesi ve bu kavgadan sonra onların bir anda dost oluvermesini salakça olarak nitelemiştim. Daha sonra salakça değil de keşke saçma olarak adlandırsaydım, diye düşünmüştüm, bir üslup sorunu olarak. Bu yazıda ise zaman zaman aklıma...

Sinema ve Tiyatronun İç İçe Girdiği Bir Ortamda İçsel Konuşma

Resim
Sinema ve Tiyatroda İçsel Konuşmaların Yansıtılması isimli yazımı Macbeth (1971)'i izlerken aklımda yer eden bir sorunun peşinden giderek yazmıştım. Bu filmden ve bu yazıdan sonraki yakın bir zamanda tam da bahsettiğim konuya uygun, üzerinde durulması, hakkında bir şeyler söylemeden bırakılıp kaybolmaması gerektiğini düşündüğüm bir nokta dikkatimi çekti Vanya on 42nd Street (1994) filmini izlerken. Yukarıdaki giriş paragrafından sonra eklemeliyim ki sürekli sinema ve tiyatro kıyaslaması yapmak, ikisini birbirine yaklaştırmak ya da birine bakarken bunu diğeri üzerinden gerçekleştirmek gibi yaklaşımlar hoşuma gitmiyor. Ancak mademki ikisinden bir arada bahsettiğim bir yazı yazdım ve sonradan dikkatimi çeken bir örnek aklımda yer etti, o hâlde bir yazı daha yazmanın büyük bir mahsuru olmaz diye düşünerek mazur görülmeyi umuyorum bu iki sanat dalından sürekli bir arada bahsedilmesinden rahatsız olan okuyucular tarafından. İlk yazımda tiyatroda karakterin içsel konuşma yöntemiyle izley...

Sinema ve Tiyatroda İçsel Konuşmaların Yansıtılması

Resim
Daha önce hiç düşünmediğim, aklımın ucundan bile geçmemiş bir düşünce düştü aklıma Macbeth (1971) filmini izlerken. O zaman aklımda yer eden bu düşünceyi şimdi yazıya dökmeye çalışıyorum. Bir oyun uyarlaması olan bu filmin senaryosu, aslında tiyatro için yazılmış çok önemli bir Shakespeare eseri. Bu eser bir metin olarak ve tiyatro için varken oyunda içsel konuşmaya yer vermek mümkün değil. Ancak filmde bunu yapabilmek mümkün ki Macbeth (1971) filminde bu teknik çok başarılı bir şekilde kullanılmış. Filmi izlerken karakterin içsel konuşmalarının dış ses olarak verilmesi, eğer o konuşmalar gerçekten oyuncunun ağzından dışarı çıkarak söylenseydi olabileceklerden daha etkileyici bir anlatım oluşturuyor. Çünkü bir ana karakter kendi kendineyken onun neler düşündüğünü öğreniyoruz bazı yerlerinde oyun metninin. Bunu sahnede sunmak istediğinizde, o karakterin neler düşündüğünü (her ne kadar o karakter sahnede yalnızken böyle yapması saçma bulunabilecek olsa da) onun kendi kendine konuşması s...