Olanı Olurken Eksik Anlatıp Sonra Bir de Bu Olmuştu Demek: Effi Briest Örneği
Yakın zamanda Effi Briest romanını okumuş birisi olarak, hem bu romandaki anlatım tekniğine dair hem de bu tekniğin benzerinin bazen sinemada da kullanılabiliyor olması dolayısıyla aklıma takılan bir noktada bir yazı yazmaya karar verdim. Effi Briest'te genç bir kadının evliliği ve bu evlilikte yaşandığı çok sonradan ortaya çıkan bir ihanet ve bunların kadın açısından yarattığı zorluklar anlatılıyor. Ancak bu yapılırken romanın başlarından ortalarına kadar geçen evlilik aşaması ve evliliğin ilk zamanları bölümü, yazar tarafından bilinçli şekilde eksik anlatılıyor. Bu çarpıcı eksik kısımsa yıllar sonra birden ortaya çıkıveriyor ve kopuş yaşanıyor. Bu eksik bırakılan kısımda kadının, eşinin bir arkadaşıyla olan dostluğu, ileri seviyeye geçilmeden kalmış bir dostluk olarak anlatılıyor. Ama zamanında bunu söylemeyen yazar, sonra söylüyor ve öğreniyoruz ki ileri seviyeye de geçilmiş. Bu tip bilinçli eksik anlatımlar, benim görebildiğim kadarıyla, genellikle bir şok yaratmak, öyküyü daha etkileyici ve çarpıcı kılmak, şaşkınlık oluşturmak gibi amaçlarla yapılıyor.
Bahsettiğim bilinçli eksik anlatım tekniğinin bazen sorunlu olduğunu, hatta rahatsız edici olduğunu düşünüyorum. Çünkü bir okur olarak, bir filmde ise bir izleyici olarak ben olana olurken konuk olmama rağmen eser sahibi bunu bilerek çarpıtıyor, can alıcı noktadan bahsetmiyor, bunu göstermiyor. Sonra da bir anda ortaya çıkıyor ve diyor ki bak ama bu da olmuştu ve ben onu gizledim. İnsanın iyi halt ettin diyesi geliyor. Beni kandırmaya ne hakkın var diyesi geliyor. Çarpıtmaya, manipüle etmeye, eğip büküp durarak oynamaya ne hakkın var diyesi geliyor. Anlatıcı ne olduğunu ve ne olacağını bilen kişi olarak okurdan da izleyiciden de üstün bir noktada bulunuyor. Çünkü her şeye hakim. Okuyucu, izleyici ise bilgisiz konumda. Yani kandırılmaya da manipüle edilmeye de, kendisiyle oynanmasına da açık, savunmasız ve çaresiz durumda. Anlatıcı okurun, izleyicinin bu acizliğiyle oynama hakkına sahip midir? Ona karşı üstün konumundan faydalanmalı mıdır?
Tüm bunların tartışmalı ve sorunlu noktalar olduğunu düşünüyorum. Effi Briest örneğinden gidecek olursak, romanda aldatmanın öğrenildiği kısımdan sonra olanlar, okur aldatmayı zamanında öğrense de zaten olacaktı. Yani aldatmayı bilinçli olarak saklayıp sonra bir anda ortaya çıkartmasa da zaten olanlar yine aynı şekilde olacaktı. Bu durumda okuru bilme hakkından, olana konuk olurken ve ona olanı anlatırken bilinçli şekilde kritik bir noktadan onu mahrum bırakmanın anlamlı olmadığını düşünüyorum. Bu nasıl anlamlı olabilirdi? Eser, aldatıldığını sonradan öğrenen adamın bakış açısından anlatılıyor olsaydı o zaman olabilirdi. Çünkü bu durumda öyküyü anlatan karakter o an aslında aldatmanın gerçekleştiğini bilmiyor olacaktı, biz de okurlar olarak, doğal olarak, ancak onun bildiği kadarını biliyor olacaktık. Okur, izleyici; anlatıcıya mahkum konumdadır. Bu mahkumiyet sırf okurla oynamak için, sırf okuru daha da şaşırtmak, daha da şok etmek için suistimal edilmemeli diye düşünüyorum. Olanı, böyle olmuştu diye anlatıp sonra da aslında böyle olmamıştı, şunu bilerek eksik anlattım diyerek ortaya çıkmak bir tutarsızlık, bir yalan söyleme hali değil midir?
Ayrıca şunu da sorgulamak gerekir diye düşünüyorum: Bir kurgusal esere konuk olan bir kişi, bunu sonunda şok olmak, şaşırmak, çarpıcı bir şeylerle karşılaşmak için mi yapar? Amaç bu mudur? Bana göre ne okur, izleyici için ne de yazar, yönetmen için amaç bu olmalıdır. Sırf bunun için, amacı bu olan bir eser ortaya koymak aynı zamanda tek kullanımlık bir iş yapmak demektir. Çünkü onu tekrar okuduğunuzda, izlediğinizde o şoku, şaşkınlığı yaşamayacaksınız; yazarın, anlatıcının okura, izleyiciye karşı üstünlüğü de ortadan kalkmış olacak. İşte o zaman daha eşit olacaksınız ve verdiğiniz eser ne kadar iyiymiş, o zaman daha iyi anlaşılabilecek. Bir eserin anlattıkları, tartıştıkları, bunları ifade ediş biçimi, karakterlerin derinliği, düşünceleri, eserde yer alan eleştiriler ve tespitler... Böyle şeyler çok daha doyurucu, geliştirici, düşündürücü, o esere zaman ayırana bir şeyler katıcıdır.
Bir de insan bazen bir özür, en azından bir açıklama bekliyor anlatıcıdan. Anlatıcı anlatıyor, anlatıyor ve sonra ilerleyen bir kısımda ortaya çıkıyor ve diyor ki hayır ben aslında bilerek eksik anlattım, bir de şu vardı. E bu durumda anlatılan kişi karşı taraftan bir izahat bekleme hakkına sahip değil midir? Bu nezaket gereği değil midir? Yapılan zaten pişkinlik. Bu pişkinliğin nedenini açıklayıp en azından gönül almaya çalışmak, özür dilemek, haklı bir gerekçe varsa belirtmek daha samimi olmaz mı? Hiçbir şey olmamış gibi devam etmek; bunu normalleştirmek, haklı görmek değil midir?
Sinir bozucu ve bazen küstahça bir şey Olanı Olurken Eksik Anlatıp Sonra Bir de Bu Olmuştu Demek. Karşılaşmamak dileğiyle. Ya da bununla, bunu yapanların gerçek hayatta karşılaşıp sonra konu üzerine tekrar düşünmeleri dileğiyle.
Aşağıdaki görsel, yukarıda bahsi geçen romanın Fassbinder uyarlamasından alınmıştır: Fontane Effi Briest (1974). Ne yazık ki henüz Türkçe altyazısı yok ve belki bunu sağlayabileceklere ulaşır diye bahsetmek istedim. Türkçe altyazısı olmayan ya da sorunlu olan diğer eserler için buraya da göz atabilir, ilgililerle bunları paylaşabilirsiniz.

Yorumlar
Yorum Gönder